Evrimcilerin Sineklerin Kökeni Hakkındaki İtirafları...
Evrimciler Sineklerin Kökenini Açıklayamadıklarını da İtiraf Ederler
Evrimciler, dinozorların kuşlara dönüştüğünü iddia ederken, sinek avlamak için ön ayaklarını birbirine çırpan bazı dinozorların "kanatlanıp havalandıklarını" öne sürerler...
Kaynak: evrimteorisi.info
Yaratılış Belgeselleri
CANLILARDAKİ TASARIM TEKNOLOJİNİN İLHAMI
DOĞADAKİ MÜHENDİSLİK
KARINCADAKİ MUCİZE
Daha fazla Belgesel için www.divxvar.com
Kompleks Organlar Hakkında Evrimcilerin İtirafları...
Kompleks Organların Evrimle Oluşamayacağı İle İlgili İtirafları

Evrimcilerin
iddia ettiği gibi, yavaş yavaş, milyonlarca sene içinde bu organellerin tek tek
oluşarak birikmesi sonucunda gözün oluşması imkansızdır...
Göz, akciğer, kanatlar, hücre gibi karmaşık yapıların evrim
sürecinde kademe kademe nasıl gelişebildikleri sorusu,
evrimcilerin yanıtsız bıraktıkları en büyük açmazlarından
biridir. Birbiriyle bağlantılı, biri diğeri olmadan işe
yaramayan birçok parçadan oluşan bu yapıların, evrimcilerin
iddia ettiği gibi, kademe kademe oluşmaları imkansızdır. Bilim
literatüründe "indirgenemez komplekslik" olarak adlandırılan bu
özelliğe sahip organlarda, parçalardan herhangi birinin olmaması
o organın işlev göremez hale gelmesine neden olacaktır. Örneğin,
yaklaşık 40 organelden oluşan göz indirgenemez kompleksliğe
sahip bir organdır. Gözün bu 40 organelinden herhangi birinin,
örneğin retinasının bulunmaması durumunda göz göremeyecektir.
Dolayısıyla bir gözün görebilmesi için bu 40 organel diğer
görmeyi sağlayacak sistemlerle birlikte aynı anda oluşmalıdır
ki, bu ancak yaratılışla mümkündür.
Evrimcilerin iddia ettiği gibi, yavaş yavaş, milyonlarca sene
içinde bu organellerin tek tek oluşarak birikmesi sonucunda
gözün oluşması ise imkansızdır. Çünkü tek bir organeli bile
eksikken göremeyen göz, yine evrimcilerin iddiasına göre
kullanılamadığı için "körelecek", yani daha oluşamadan yok
olacaktır. Bu durum tüm diğer kompleks yapılar için de
geçerlidir. Evrimciler bu bilimsel gerçek karşısında ya mümkün
olduğunca bu konuların açılmamasına çalışırlar ya da aşağıda
okuyacağınız gibi "mecburen" itiraflarda bulunurlar. Bu önemli
açmazı ilk fark edenlerden biri yine Darwin'dir, hatta gözü ve
diğer kompleks yapıları düşünerek kendi deyimiyle "hasta
olmuştur".
Charles Darwin:
Gelişmiş bir göz bana soğuk bir titreme veriyor. Ama aşamalarla
gelişen diğer örnekleri düşündükçe, sağduyum bana bu soğuk
titremeyi yenmem gerektiğini söylüyor. (Francis Darwin, The
Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, New York:D.
Appleton and Company, 1888, s.67 )
Gözü düşünmenin beni titrettiği günleri hatırlıyorum. Ama şimdi
bu şikayetlerimin üstesinden geldim. Şimdi bu yapının küçük
önemsiz parçaları beni genellikle oldukça rahatsız ediyor. Bir
tavuskuşunun tüyü ise, ne zaman baksam beni hasta ediyor.
(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin,
Cilt.II, s.90 )
Gözün meydana gelişi... Böyle bir zorlukla yüz yüze gelmemenin
gerçekten de sahtekarca olduğunu düşünüyorum. (Francis Darwin,
The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s.84)
Çok sayıda, birbirini izleyen ve küçük değişikliklerle
oluşamayacak bileşik bir organın varlığı gösterilebilseydi,
teorim kesinlikle çökerdi. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni,
Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s.202 )
Bir organın birbirini izleyen, küçük geçişsel aşamalarla türemiş
olamayacağı sonucunu çıkarırken pek dikkatli olmamız gerekiyorsa
da, güçlüğü söz götürmeyen durumlar da olmaktadır. En çetin
güçlüklerden biri, hem erkeklerden hem de doğurgan dişilerden
çoğu zaman farklı yapılışta olan eşeysiz (neuter) böceklerdir;
ama bu örnek gelecek bölümde söz konusu edilecektir. Balıkların
elektrik organları bir başka güç durumdur; çünkü bu olağanüstü
organların hangi aşamalardan geçerek türediğini anlamak
imkansızdır. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s.206)
Öyleyse, birçok örnekte organların bugünkü durumlarına hangi
geçişlerle ulaştığını kestirmek pek güç olmakla birlikte,
yaşayan ve bilinen biçimlerin tükenmiş ve bilinmeyen biçimlere
oranla ne denli az olduğunu düşünerek, bugünkü biçimine
varmasında hiçbir ara aşaması bilinmeyen bir organ
bildirebilmenin pek güç olmasına şaşıyorum. Şu kesinlikle
doğrudur; yeni organlar bir yaratıkta ancak seyrek olarak, sanki
özel bir amaçla yaratılmış gibi ortaya çıkar ya da hiçbir zaman
ortaya çıkmaz; doğal tarihteki o eski ama biraz abartılmış
kuralın gerçekten belirttiği gibi "Natura non facit saltum"
(Doğa sıçrama yapmaz). (Charles Darwin, Türlerin Kökeni,
s.214)
Sinirlerin ışığa nasıl hassas olduğu bizleri yaşamın nasıl
meydana geldiği sorusundan daha çok endişelendirmektedir.
(Charles Darwin, Origin of Species, 6. Baskı, 1988, New York
University Press, New York, s.151)
Gözün odağını farklı uzaklıklara uydurması, içeri bırakılacak
ışık tutarını ayarlaması, küresel ve renksel sapmayı (aberration)
düzeltmesi gibi eşsiz düzenlenişlerinin tümünün doğal seçme ile
oluşabildiğini düşünmenin en ileri derecede saçmalamak olduğunu
açık yürekle itiraf ederim. Sağduyu bana şöyle diyor: Basit ve
eksik bir gözden, karmaşık ve yetkin bir göze çıkan ve her biri
gözü taşıyan yaratığa yararlı aşamaların varlığı (durum
kesinlikle budur) gösterilebilirse; daha sonra gözün durmadan
değiştiği ve değişimlerin soya çekildiği (durum gerçekten
böyledir) ortaya konabilirse ve bu türlü değişimler değişen
yaşam koşullarında bir hayvana yararlıysa, o zaman yetkin ve
karmaşık bir gözün doğal seçmeyle oluşmuş olduğuna, bu bizim
hayal gücümüzü aşsa bile, inanmamın güçlüğü teorim için yıkıcı
sayılmamalıdır. Bir sinirin nasıl olup da ışığa duyarlı duruma
geldiği sorusu, bizi yaşamın kendisinin nasıl türediği
sorusundan hiç de daha çok ilgilendirmez; ama hiçbir siniri
olmayıp da ışığa duyarlı olan aşağı bazı yaratıkların etindeki (sarco)
belirli duyar öğelerin birleşmesi ve bu özel duyarlığı taşıyan
sinirlerin gelişmesi olanaksız görünmektedir. (Charles Darwin,
Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Be?inci Baskı, Ankara 1996,
s.198 )
Christopher Wills:
Bağışıklık sistemi biyoloji bilimindeki en karmaşık ve en
kışkırtıcı bilimsel problemlerden biridir. Binlerce, milyonlarca
yıl boyunca türümüzü av olarak seçmiş hastalıklara karşı bu
sistemin bizi nasıl koruduğunu artık biliyoruz. Daha da güzeli,
bizi henüz karşılaşmadığımız hastalıklara karşı da
koruyabileceğini keşfettik. Bağışıklık sistemimiz bu işi, henüz
karşılaşmadıkları moleküllere bile kendine özgü bir biçimde
bağlanabilen bir dizi proteinle, immünoglobulinlerle yapıyor.
Bu, bizi evrimden söz ederken kaçınmak istediğimiz bir konuya
sürüklüyormuş gibi görünüyor. Bağışıklık sistemimiz geleceği
nasıl görebiliyor ve yeni hastalıklara saldırmamıza yardımcı
olacak immünoglobulinleri nasıl yapabiliyor? (Christopher
Wills, Genlerin Bilgeliği, Sarmal Yayınevi, Mart 1997, İstanbul,
s.151-152 )
Engin Korur:
Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş
bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir.
Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz.
Bu organların nasıl oluştuğu doğanın henüz iyi aydınlanmamış
sırlarından birisi olarak kalmıştır. (Engin Korur, "Gözlerin
ve Kanatların Sırrı", Bilim ve Teknik, sayı 203, Ekim 1984,
s.25 )
Hoimar Von Ditfurth:
Tek bir döllenmiş yumurta hücresinin bölünmesinin, nasıl olup da
birbirinden her yönüyle öylesine farklılaşmış sayısız hücrenin
doğuşuna yol açtığı, bilim adamlarının akıl erdiremediği
olayların başında gelmektedir. Bugün olup biteni az çok
yorumlayabilecek kuramsal çatılar kurulmuş olsa da, olay
bütünüyle yanıtı olmayan bir sorular yumağı oluşturmaktadır.
(Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan
Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.126 )
Richard Dawkins:
Evrim elbette her zaman aşamalı olarak gelişmez. Fakat göz gibi
komplike, görünür şekilde tasarlanmış objelerin meydana
gelişinde aşamalı bir evrim süreci olmalıdır. Eğer bu durumlarda
da aşamalı olarak gerçekleşmezse, o zaman evrimin açıklayıcı bir
gücü kalmaz. Eğer aşamalar yoksa mucize olması muhtemeldir, bu
da yine bir açıklama olmadığını gösterir. (Richard Dawkins,
River Out of Eden, Basic Books, New York, 1995, s.83)
Prof. Russel Doolittle:
Bu kompleks ve hassasiyetle dengelenen süreç nasıl evrimleşmiş
olabilir? Paradoks burada yatıyor, eğer her protein bir başka
proteinin aktivasyonuna (harekete geçmesine) bağlıysa bu sistem
nasıl meydana gelmiştir? Bu düzen tamamıyla oluşmadan bu
sistemin parçalarından biri ne işe yarardı? (Michale Behe,
Darwin'in Kara Kutusu, Aksoy Yayıncılık, Haziran 1998, s.97 (Russel
Doolittle, "Kanın Pıhtılaşmasının Karşılaştırmayı Biyokimyası"
(1961), Trombosis and Heamostatis))
Sir Charles Lyell:
Darwin'e yazdığı mektuptan:
Bu çok önemli özetin ilk sayfası gözün oluşumu ile ilgili
itirazlarla başlıyor. Bu itiraza cevap vermek ve ortadan
kaldırmak için sayfalar dolusu yazı gerekiyor. Eğer ikna etmek
istiyorsan, bu konu hakkında hiçbirşey söylememek daha iyi olur.
(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin,
Cilt.II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s.3 )
Asa Gray:
En yakın arkadaşı Charles Darwin'e yazdığı mektup:
Kitaptaki en zayıf nokta; organların yapıları ile ilgili
girişimler, gözün vs. doğal seleksiyon ile oluşumu. Bunların
bazıları Lamarck'ın ifadelerine benziyor. (Francis Darwin,
The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s.66)
Hoimar Von Ditfurth:
Doğa çukur gözü bulduğunda, aynı açmazlarla karşı karşıya
kalmıştı. Çok başka nedenlerle yol alan gelişmenin sonucunda
ışığa duyarlı hücrelerin vücudun ön tarafında üst üste
yığılmalarıyla hiç beklenmedik bir adım olarak ortaya çıkan bu
göz, daha ilk adımda işe yaramaz bir mekanizma olma özelliği ile
tasfiye edilme tehlikesiyle karşı karşıya mı kalmıştı? Çünkü
gözün birbirini dışlayan iki zıt talebi, ya aydınlık ya netlik
talebini kendi bünyesinde karşılaması bu haliyle olanaksızdı. Bu
haliyle ama. Gözün bu açmazdan mercek kullanarak çıktığını
biliyoruz. Çünkü delik istediği kadar büyük, odacığa dolan ışık
istediği kadar bol olsun, mercek "net ayarı" yaparak yine de
net, hiçbir bulanıklığı olmayan görüntüler sağlar. İyi de evrim
fizikçi mi? Çünkü merceğin bu sorunu çözeceğini fizikçiler
bilmektedirler yalnız, bir de onları okuyan bizler. (Hoimar
Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 3, Alan Yayıncılık,
Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.165 )
Frank Salisbury:
Göz kadar kompleks bir organ bile farklı gruplarda ayrı ayrı
ortaya çıkmıştır. Örneğin ahtapotta, omurgalılarda ve
antropodlarda. Bunların bir defa ortaya çıkışlarını açıklamak
yeteri kadar problem oluştururken, modern sentetik (neo-Darwinist)
teoriye göre, farklı defalar ayrı ayrı meydana geldikleri
düşüncesi başımı ağrıtmaktadır. (Frank Salisbury, "Doubts
About the Modern Synthetic Theory of Evolution", American
Biology Teacher, Eylül 1971, s.338 )
Prof. Dr. Ali Demirsoy:
Üçüncü bir itiraza yanıt vermek oldukça zordur. Karmaşık bir
organın, yarar sağlasa da birden oluşması nasıl mümkün olmuştur?
Örneğin, omurgalılardaki gözün merceği, retinası, optik siniri
ve görmek için etkili olan diğer kısımları birden nasıl
oluşmaktadır? Çünkü doğal seçme, görme sinirinden ayrı olarak
retina üzerinde seçici olamaz. Mercek oluşsa dahi retina olmadan
anlam taşımaz. Görme için tüm yapıların beraberce geliştirilmesi
kaçınılmazdır. Ayrı ayrı geliştirilen kısımlar kullanılmayacağı
için hem anlamsız olacak hem de belki zamanla ortadan
kalkacaktır. Aynı zamanda hepsini birden geliştirmek de tahmin
edilemeyecek kadar küçük olasılıkların biraraya gelmesini
gerektirmektedir. (Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim,
Meteksan Yayıncılık, Ankara, 1995, Yedinci Baskı, s.475 )
Prof. Cemal Yıldırım:
Görmek için çok sayıda düzeneğin iş birliğine ihtiyaç vardır:
Göz ve gözün iç düzeneklerinin yanı sıra beyindeki özel
merkezlerle göz arasındaki bağıntılardan söz edilebilir. Bu
karmaşık yapılaşma nasıl oluşmuştur? Biyologlara göre evrim
sürecinde, gözün oluşumunda ilk adım, kimi ilkel canlılarda deri
üzerinde ışığa duyarlı küçük bir bölümün belirmesiyle
atılmıştır. Ancak doğal seleksiyonda bu kadarcık bir oluşumun
kendi başına canlıya sağladığı avantaj ne olabilir? Öyle bir
oluşumla birlikte beyinde görsel merkez ile ona bağlı sinir
ağının da kurulması gerekir. Oldukça karmaşık olan bu birbirine
bağlı düzenekler kurulmadıkça "görme" dediğimiz olayın ortaya
çıkması beklenemez. Darwin varyasyonların rastgele ortaya
çıktığı inancındaydı. Öyle olsaydı, görmenin gerektirdiği o
kadar çok sayıda varyasyonun organizmanın değişik yerlerinde
aynı zamanda oluşup uyum kurması gizemli bir bilmeceye dönüşmez
miydi?.. Oysa görme için birbirini tamamlayıcı bir dizi
değişikliklere ve bunların tam bir uyum ve eş güdüm için
çalışmasına ihtiyaç vardır. Sıradan bir yumuşakça olan ibikin
gözünde bizimkinde olduğu gibi retina, kornea ve selüloz dokulu
lens vardır. Şimdi evrim düzeyleri bu denli farklı iki türde bir
dizi rastlantıyı gerektiren bu yapılaşmayı salt doğal
seleksiyonla nasıl açıklayabiliriz? (Cemal Yıldırım, Evrim
Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s. 58-59 )
Ernst Mayr:
Duyu organları, örneğin bir omurgalı gözünün ya da bir kuşun
tüyleri gibi kusursuzca dengelenmiş sistemlerin rastlantısal
mutasyonlar sonucunda gelişebileceğini varsaymak, bir insanın
inandırıcılığı üzerinde ciddi bir sınırlamadır. (Ernst Mayr,
Systematics and The Origin Of Species, Dove,. New York, 1964.)
Kaynak: evrimteorisi.info
Evrim Sahtekarlığı Hakkında...
1 - Evrim Teorisi, Evrim teorisinin iddiasına göre, fosfor, karbon gibi bilinçsiz, akılsız, yeteneksiz, bilgisiz ve cansız atomlar tesadüfler sonucunda biraraya gelmişler, yıldırımlar, volkanlar, ultraviyole ışınları, radyasyon gibi doğal olaylar sonucunda kendilerini kusursuzca organize ederek proteinleri, hücreleri, balıkları, kedileri, tavşanları, aslanları, kuşları, insanları ve tüm canlılığı meydana getirmişlerdir. Tesadüfleri yaratıcı bir ilah kabul eden evrim teorisinin temel iddiası budur. Böyle bir iddiaya inanmak ise akla, mantığa ve bilime karşıdır. 2 - Doğal Seleksiyon Canlılardaki Karmaşık Yapıların Nasıl Meydana Geldiğini Açıklayamaz
Evrim teorisi, yaşadıkları ortama en iyi uyum sağlayan canlıların daha çok yaşama ve çoğalma imkanı bulduklarını ve bu şekilde faydalı özelliklerini sonraki nesillere Oysa doğal seleksiyon olarak bilinen söz konusu mekanizma, canlıları evrimleştirmez, onlara yeni özellikler kazandıramaz. Sadece bir canlı türüne ait özellikleri güçlendirebilir. Örneğin bir bölgede yaşayan tavşanlardan hızlı koşanlar hayatta kalır, diğerleri ise ölürler. Birkaç nesil sonra bu bölgedeki tavşanlar daha hızlı koşan bireylerden oluşur. Ancak, hiçbir zaman bu tavşanlar başka bir canlı türüne (örneğin tazılara veya tilkilere) evrimleşmezler. 3 - Sanayi Devrimi Güveleri Doğal Seleksiyonla Evrime Delil Evrim teorisinin tüm dünya çapında en çok tekrar edilen sözde 'delil'lerinin başında, 19.yüzyıl İngilteresi'nde gerçekleşen sanayi devrimi sırasındaki güve popülasyonu gelir. İddiaya göre sanayi devrimindeki hava kirliliği ağaç kabuklarının rengini koyulaştırmış, bu nedenle koyu renkli güveler daha kolay kamufle olarak avcı kuşlardan korunmuş ve sonuçta koyu renkli güvelerin nüfusu artmıştır. Ama bu bir 4 - Deprem, Bir Şehri Nasıl Geliştiremezse, Mutasyonlar da Canlıları Geliştiremezler Mutasyonlar, insan vücuduna dair tüm bilgilerin şifreli olduğu DNA üzerindeki rastlantısal değişikliklerdir. Mutasyonlara
5 - Hayat Hayattan Gelir Ortaçağ'dan beri inanılan "spontane jenerasyon" adlı yanlış bir teori, cansız Oysa Darwin'in kitabının yayınlanmasından beş Bu gerçek, yeryüzünde yaşamın kendiliğinden oluşmadığını, ancak mucizevi bir yaratılışla başladığını da bir kez daha göstermiş oluyordu. 6 - Ara Geçiş Canlılarına Fosil Kayıtlarında Rastlanmamıştır Evrim teorisi, bir türün bir başka türe 7 - Canlı Grupları Yeryüzünde Aniden ve Aynı Anda Ortaya Çıkmıştır
Bugün bilinen temel canlı kategorilerinin tamamına yakını, 530-520 milyon yıl önce, "Kambriyen Devri" adı verilen jeolojik devirde aynı anda ve aniden ortaya çıkmıştır. Süngerler, yumuşakçalar, solucanlar, derisidikenliler, eklembacaklılar, omurgalılar gibi birbirinden tamamen farklı vücut planlarına sahip canlı kategorileri, daha önceki jeolojik devirlerde hiçbir benzerleri yokken, bir anda Yeryüzünün bir anda, son derece farklı vücut yapılarına, son derece karmaşık organlara sahip birçok canlı ile dolması, elbette ki bu canlıların yaratıldıklarını gösterir. Evrimciler, Allah'ın varlığını ve yaratışını inkar ettikleri için bu mucizevi olayı kesinlikle açıklayamazlar. 8 - Canlı Türleri Yüz Milyonlarca Yıl Boyunca Hiçbir Değişikliğe Uğramamaktadırlar Eğer gerçekten bir evrim yaşanmış olsaydı, canlıların yeryüzünde küçük kademeli 9 - Evrimcileri Hayal Kırıklığına Uğratan Balık: Cœlecanth
Evrimciler 400 miyon yıllık fosilleri bulunan Cœlacanth sınıfına dahil olan balıkları, balıklar ve amfibiyenler arasında çok güçlü bir ara form delili olarak gösteriyorlardı. Bu canlının yetmiş milyon yıl önce soyu tükenmiş bir tür olduğu zannedildiği için, evrimciler fosili üzerinde her türlü spekülasyonu yapmışlardı. Ancak 22 Aralık 1938'de Hint Okyanusu açıklarında bir Cœlacanth canlı olarak Bu balıkların yakalanmasıyla beraber, bu canlılar üzerinde yapılan spekülasyonların temelsizliği de anlaşılmış oldu. Cœlacanth, evrimcilerin iddialarının aksine karaya çıkmak üzere olan yarı balık yarı amfibiyen özellikleri 10 - Kuş Kanatları Tesadüflerin Eseri Değildir
Evrimciler kuşların sürüngenlerden evrimleştiğini ileri sürerler, ancak bu |
EVRİMCİLERİN BÜYÜK YALANI: SUDAN KARAYA GEÇİŞ
EVRİMCİLERİN SUDAN KARAYA GEÇİŞ İDDİASIBİR YALANDIR Haberler
Darwinist yayın kuruluşları, geçtiğimiz günlerde Nature dergisinde tanımlanan bir fosili kayıp halka olarak tanıtmak için yeni bir propaganda furyası başlatmış durumda. Söz konusu fosil, 2004 yılında paleontologlar Neil Shubin ve Edward Daeschler tarafından Kanada'nın kutup bölgesinde bulunan bir balık fosili. Tiktaalik roseae olarak isimlendirilen fosilin yaşı yaklaşık 385 milyon yıl olarak tahmin ediliyor. Sudan karaya geçiş masallarına aday arayışındaki evrimciler, fosilin sahip olduğu "mozaik" özellikleri çarpıtarak bunun bir geçiş formu olduğu propagandasını yapıyorlar. Ancak sudan karaya geçiş iddiası, kara hayvanları ve balıklar arasındaki fizyolojik uçurumların, evrim teorisinin hayali mekanizmalarıyla kesinlikle aşılamaz oluşu sebebiyle bir hayalden ibarettir. Evrim teorisine körükörüne bağlılıktan ötürü savunulan ve hiçbir bilimsel kanıta dayanmayan bu masala son olarak Tiktaalik roseae'yi dahil etme çabaları da önyargılı ve zorlama yorumlara dayanmaktadır. Aşağıda, Darwinist medyanın Tiktaalik roseae propagandasında gizlediği gerçekler ortaya konmaktadır.
Kaynak: http://www.harunyahya.org/evrim/50_maddede_evrim/50madde01.html




